ademkevenbaslik

“Çocukken öğrenilenler taşa kazı

yaşlılıkta öğrenilenler buz üzerine yazı”

Öğretmenler, eğitim- öğretim vermeye çalıştıkları ya   da eğitim – öğretim vermekle yükümlü oldukları çocukların hayatlarında kalıcı, faydalı izler bırakmalıdırlar. Öğretmenliğin gerçek misyonu bunu gerektirir.

Öğrencilerin davranışlarında kalıcı izler bırakmak, ayak üstü yapılacak bir iş değil, oldukça meşakkatli bir iştir.

Öğrencide kalıcı davranış değişikliği yapabilmenin yolu, onların gönüllerine girmekten geçer. Öğrenci ile duygusal bağ kuramayan öğretmenlerin, öğrenciler üzerindeki tesiri ancak korkuya dayalı olabilir ki, o da kesinlikle olumlu izler bırakmaz. Tam tersine , çocukların kaypak, ürkek ve silik bir kişiliğe bürünmesini sağlar.

İnsanlar, genellikle, yaşadıkları olaylardan içerisinde duygu yükü ağır basanları hatırlar ve onları unutmaz. Yani, hatırlamak ile duygusallığın çok yakın bir ilişkisi vardır. Hatta ve hatta öğrenmek de tamamen duygusallıkla ilgilidir, denilebilir.

Hâtıra ya da anı denilen, geçmişe ait yaşantılar birikimi, tamamen duygulardan ibarettir. O olayları yaşarken neler hissettiğimizle ilgilidir.

Yaşanılan olaylar, insanda birtakım iyi ya da kötü hisler uyandırmış ise, o olay kalıcı hale gelir. O yüzden insanlar, sevinçli, neşeli, mutlu, heyecanlı anları ya da kızgın, öfkeli, telaşlı, korkulu anları hatırlar.

İşte o yüzdendir ki öğretmenler, öğrencilerin hayatlarında, onların davranışlarında kalıcı ve faydalı izler, bilgiler bırakmak istiyorlarsa eğitim- öğretimde duygusal yaşantılar zenginleştirilmelidir.

İçerisinde heyecan, merak olmayan bilgiler, kuru ezberden öte geçemez. Ezberlenir ve unutulur.

Öğrenciler, insanlığın fıtratından getirdiği bir özelliktendir ki, merak etmediği, sevmediği, heyecan duymadığı bir konuyu asla öğrenmez. Öğretemezsiniz de... Emekleriniz boşa gider.

Bu yüzden öncelikle öğrencilerde merak, heyecan, istek uyandıracak faaliyetler yapılmalı, öğrenciler duygu bakımından hazırlanmalı ve öğrenme moduna alındıktan sonra birtakım bilgiler verilmelidir.

Aksi takdirde eskilerin tabiri ile: “konuş konuş menfaat vermez” hükmünü vermekten başka çaremiz kalmaz.

Peki ne yapılmalıdır, neler yapılırsa öğrencilerin hayatında kalıcı izler bırakılabilir?

Bu sorunun cevabı oldukça zor.

Çünkü, eğitim ve öğretimin o kadar çok boyutu var ki...

İşe birisinden başlamak yeterli olmaz. O yüzden topyekün bir hareket olmalı, eğitim- öğretimin bütün yönleri aynı anda ele alınmalı ki, sağlıklı bir sonuç alınabilsin.

Ama yine de oturup başkalarının işe el atmasını beklemektense, öğretmenler birtakım faaliyetlerde bulunabilirler. Çünkü, sonuçta öğrenciye faydalı olacak olan, öğrenciyle muhatap olan öğretmendir. Mesela:

Öğretmenler dersleri ilginç, sıradışı hale getirebilir. Eski klasik yöntem ve metotlarla değil de öğrenciyi aktif kılan yöntemlerle dersleri işleyebilirler. Öğretmenin görevi sadece öğrenciye öğrenme ortamı hazırlamak olmalıdır.    Öğrenme işini öğrenciye bırakmalıdır.

Öğretmenler,öğretme rolünü, öğrenme ortamı hazırlayıcılığı ve sürdürücülüğü rolüne çevirmelidirler.

 Öğrenci için ideal öğrenme ortamı sadece sınıflar değildir. Hatta ve hatta günümüz okullarındaki sınıfların fiziki durumları öğrenmenin önündeki en büyük engeldir denilebilir. Sınıflar insan ruhunu sıkan, zevksiz birer mekandır.

“...Çocuk ve gençlerin öğrenme enerjilerinin öğrenmeye dönüşmesi fiziki ortama pek bağlı değildir. Güzel okul binaları, zengin kaynaklar, sınırsız malzemeler sadece birer avantajdır. Asıl olan bu mekanizmanın anlaşılması, sürecin öğretme yerine öğrenmeye dönüştürülmesidir.”

İşte bu yüzden öğretmenler zaman zaman sınıf dışına, öğrencileri ile birlikte çıkmalı ve eğitim faaliyetini orada devam ettirmelidir. Bunun için de gezi- gözlem faaliyetleri iyi bir fırsattır. Sınıflarda veremediğiniz birçok bilgi ve davranışı, amaca uygun gezilerde çok daha kısa sürede kazandırabilirsiniz.

Özellikle İstanbul gibi tarihi zenginliklerle dolu olan bir şehirde yaşayanlar ve okuyanlar için öyle büyük imkanlar var ki... Yeter ki değerlendirilebilsin. Her ders farklı bir mekanda yapılabilir. Buna müfredat da mani değildir. Gerekli olan tek şey, öğretmenlerin biraz fedakarlık yapmalarıdır.

Yine öğretmenler, bazı dersleri drama yöntemiyle işleyebilirler. Yani konuları bir tiyatro oyuncusu gibi canlandırabilirler.

Evet, yeter ki, bir şeyler yapmak isteyelim.

Göreceksiniz, o zaman öğrencilerin hayatlarında kalıcı izler bırakmış olacağız. Aksi takdirde buz üzerine yazı yazmaktan daha öte geçemeyeceğiz.

Belki de eğitim- öğretim sistemimizde yeni bir çığır açılacak bunları yapmakla..

Eğitim- öğretim faaliyeti, hemen meyvesini veren bir faaliyet değildir. Uzun yıllar sabırla beklemek gerekir.

Çünkü, “Sabırla koruk helva olur.”

Adem Keven

Ziyaretçi İstatistikleri

065742
Bugün
Dün
Bu hafta
Bu ay
Hepsi
123
54
971
3913
65742

Site İçi Arama