ademkevenbaslik

“Her şey aslında iyi olarak doğar. Her şey insanın elinde ya daha iyi olur, ya da daha kötü.
   Bitkiler ziraatle insanlar terbiyeyle yetiştirilirler.
   Birinci ve en büyük terbiyenin annelere ait olduğu su götürmez bir gerçektir.
   Zayıf doğuyoruz, kuvvete ihtiyacımız var. Her şeyden mahrum doğuyoruz yardıma ihtiyacımız var. Zihnimiz bomboş doğuyor muhakemeye ihtiyacımız var.
   Doğuştan sahip olduğumuz ve büyüyünce muhtaç olduğumuz her şeyi bize terbiye vermiştir.
   Bu terbiye bize tabiattan, insanlardan ya da eşyalardan gelir. Bu üç terbiye uyum içinde olmalıdır.”   (Bu satırlar Jan Jak Roussa’nın Emil isimli eserinin muhtelif sayfalarından alınmıştır. Şimdi konuyu irdelemeye devam edelim.)
   Anneler, anne olmak istemiyorlar. Anne olmak, sadece çocuğu dünyaya getirmek değildir.
Dünyaya gelen çocuğun bütün sorumluluklarını üzerine almak demektir. Çocukla ilgili birçok sorumluluk yaratılış itibariyle anneye verilmiştir. Anneye verilen birçok kabiliyet, hüner babaya verilmemiştir. Çocuk terbiyesinde en büyük görev annenindir. Anne terbiyesi bir çocuğun alması gereken en önemli ve temel terbiyedir.
   Günümüzde anneler “analık”görevlerinin birçoğunu yerine getirmiyorlar, getiremiyorlar.
   Bir evin sıcak, şefkat dolu havası kötü alışkanlıklara, fenalıklara karşı en iyi panzehirdir. Can sıkıcı sanılan çocukların gürültüsü, dağdağası hoş gelmeye başlar. Babayı ve anneyi daha lüzumlu, birbirine daha kıymetli yapar. Aralarındaki muhabbet bağını güçlendirir. Aile canlı ve diri olunca ev işleri, çocukların bakımı, terbiyesi, eğitimi ailenin en kıymetli meşgalesi, babanın ve annenin en tatlı eğlencesi haline gelir.
Sizler, hiç Hz. Peygamberin çocuklardan şikâyetçi olduğunu, onlarla ilgilenmekten hayıflandığını duydunuz mu, okudunuz mu?
   Allah Resulünün, çocuklarıyla, torunlarıyla ilgilenmesinin, asıl işlerini aksattığını hiçbir kaynaktan okudunuz mu?
   Tam tersi, sadece kendi çocuklarıyla değil, bütün çocukların babası olduğunu, bütün yetimlerle ilgilendiğini, onlara değer verdiğini, onlara zaman ayırdığını duyduk değil mi?  Ki o, peygamberdi, hiç boş vakti yoktu, o en meşgul insandı.
   Kadınlar, tekrar “ana” olmadıkça; erkekler de, “baba” olmadıkça hiçbir şey düzelmeyecektir.
Aile müessesesi, dinimizin, toplumumuzun, törelerimizin en değer verdiği kurumdur. Aile kurumu çatırdıyor, yıkılıyor, aile kalmıyor. Eğer bu gidişe dur denilmezse yakın bir zamanda daha büyük sıkıntılar bizleri bekliyor…
  Aile demek, sorumluluk demek, güven, sevgi, merhamet, şefkat demek.
   Annenin babayı; babanın anneyi saydığı, sevdiği; çocukların hep birlikte büyütülüp yetiştirildiği, çocukların anneye babaya hürmet ettiği, işlerin iyi gittiği, herkesin birbirini en yalın, en sade, olduğu gibi kabullendiği, bir insanın en çok sevdiği ve sevildiği yer ancak ve ancak ailedir.
Anne yoksa çocuk da yoktur. 
 Vazifeler karşılıklıdır. Anne, analık görevini tam olarak yapmammışsa bunun karşılığını alacaktır. Baba, babalık vazifesini ihmal etmişse bu ihmalkârlığının faturası mutlaka önüne konulacaktır.  
Bir çocuk, annesini, babasını sevmeye mecbur olduğu için değil; bunu bilmeden, düşünmeden rahmani duygularla sevmelidir. Anne baba da çocuklarını terbiye etmeye mecbur oldukları için değil, merhamet ve şefkatlerinin gereği olarak bu işi yapmalıdırlar.
Değerli anne babalar, burada bir meseleye dikkat çekmek istiyorum. Günümüzde ebeveynlerle çocuklar arasında bir de sevgi problemi var.
Dengesiz bir sevgi akışı var. Ya çok fazla ya da çok az. Her ikisi de çocukların karakterine zarar veriyor. Sevgisizlik kadar, sevgi körlüğü, sevgi bolluğu da zararlıdır. Bu aynen beslenme gibi. Ne az, ne çok olmalıdır. Eğer çocuğu haddinden fazla beslerseniz, her bulduğunuzu ona yedirirseniz ne olur? Obez… Bugün gelişmiş dünya bununla mücadele ediyor. Aynen sevgi de böyle… Aşırısı sevgi obezi yapıyor çocukları. Herkes beni sevsin, sevmek zorunda diye düşünüyor. Ben merkezli, bencil bir çocuk yetişiyor daha sonra da… Neticede anne babalar kendi elleriyle, iyi niyetle çocuklarının hayatını mahvetmiş oluyorlar…
 Bir çocuk kolay yetişmiyor. İlk yılları, ilk ayları hatırlayın. Çocuklar acıdan, sancıdan kıvranıyorlar, iki büklüm oluyorlar. Sabahlara kadar uyumuyorlar bir takım dertler yüzünden. Dişleri çıkıyor, ne sıkıntılarla… Yürümeye başlıyor, düşe kalka. Defalarca düşüyor, dizlerini morartıyor. Konuşmayı sanki kolay mı öğreniyor? İlk sesler, ilk heceler ne zaman cümleye dönüşüyor? Bütün bu süreç aslında onu hayata hazırlıyor. Çekilen onca sıkıntı, zorluk onu hayatta güçlü kılıyor. İlerdeki çetin şartlara onu hazırlıyor. Bir çocuğa yapılabilecek en büyük kötülük, onu bu zorlu süreçte hiç sıkıntı çekmeden büyümesine yardımcı olmak, onu zorluklarla karşı karşıya bırakmamaktır. Aslında bu sıkıntılar “aşı” gibidir. Nasıl aşı olduğumuzda ilerde gelebilecek birtakım hastalıklara karşı korumalı hale geliyoruz. Bu sıkıntılarda öyledir.
İşte yaratıcının kaidesi bu. Ona niçin karşı geliyoruz. Gidişatı tashihe, düzeltmeye kalkıştıkça eseri tahrip ettiğimizin farkında mıyız? Gösterdiğimiz aşırı ihtimam, koruyuculuk sayesinde birçok şeyi tahrip ediyoruz.
Hayatta kimler başarılı, zirvelere kimler çıkıyor? Everest’in zirvesine çıkanlar kimler? Maratonda en hızlı koşanlar kimler?
 
Devamı gelecek….
 
Adem Keven

Ziyaretçi İstatistikleri

065743
Bugün
Dün
Bu hafta
Bu ay
Hepsi
124
54
972
3914
65743

Site İçi Arama